j

Lorem ipsum dolor amet, consect adipiscing elit, diam nonummy.

Follow Us

Search

Empathia Creative
  -  Baş Makale   -  Türkiye’de Yaşamak İstiyor muyum? Bir Analiz.

Türkiye’de Yaşamak İstiyor muyum? Bir Analiz.

Birkaç hafta önce Londra uçağına binmeden havaalanındaki CIP Lounge’a girdiğimde, sadece seyahat çantamı değil, aynı zamanda kalbimde ne olduğu belirsiz bir ağırlık da taşıyordum, nefesimi sıkan… beni yoran. Kendi kendine usul usul eski melodiler çalan piyanonun yakınında bir yer bulup yerleştim. 

Sonrasında içimde neler olup bittiğini tarif etmesi zor. Rahatladım. Omuzlarım düştü. Artık nefesimi tutmadığımı farkettim. Eski bir dost gibi özgüvenim çıkıverdi ortaya. Sanki merkezimi bulmuş, kendimi yeniden tanır hale gelmiştim. “Hah, işte burdayım.” Bu tatlı, pozitif değişimi çok fazla analiz etmek istemedim. Büyük ihtimal iş ve ofisden uzaklaşmaktı sebebi zaten. Sadece tadına varmak istiyordum.

Sonunda. Dört kızarkadaş Londra’daydık, ordan oraya kıkır kıkır koşuştuyorduk. Bu durumda insan tipik olarak diyaloglarımızın önde gideninin aşk hayatlarımızdaki çekişmeler olduğunu sanır. Ama baktık ki kafamız Türkiye’deki yaşama biçimiyle çok daha meşgul, içimiz erkeklere bile olduğumuzdan bıkkın. Sanki AA toplantılarındaymışız gibi, çaresizce korku hikayelerimizi paylaştık, aynı hüsranları paylaşmanın getirdiği empati duygusuyla içimizi rahatlatmaya çalıştık. 

Yüzeyi trafikle kurcalamaya başladık. “Sadece işe gidebilmek için trafiğin ne kadar zamanınızı ve enerjinizi yokettiğini bir düşünün!” diye vurguladı ablam. Araba kullanmayan ve karşıdan karşıya geçebilmek için  kendini gelen arabaların önüne atmak zorunda kalan bir yaya olarak, benim ana şikayetim kimsenin bırak diğer sürücülere, yayalara bile yol vermemesiydi. Aksine yavaşlayacakları yerde gaza basıyorlar. “Çünkü eğer yavaşlarsa veya beklerse, enayi yerine konulduğunu zannediyor,” diye bağladık konuyu. 

Bu bana iptal edilip haberlere çıkan Nice uçuşunu hatırlattı. Birkaç yabancı, arkadaşım ve ben sabırla sırada beklerken, diğer Türk yolcularının avaz avaz bağırıp kaos yaratarak kuyruğun çevresinden dolanıp herkesin önüne geçme çabalarını dehşetle seyretmiştik. Farkında değillerdi ki “Önce ben gitmeliyim” tavrı ile gecikmeyi daha da uzatan kendileriydi. Maalesef uyanık olduğunu sanan insanlarla sadece iptal edilen uçuşlar gibi nadir durumlarda karşılaşmıyoruz. Her yerdeler. Aynı trafikde oldukları gibi restoranda, bankada, kasadalar… Ama benim genelde daha da çok kızdığım, masanın diğer tarafında olup da sıra kesenlerin işini görüp buna izin verenler. Sistem bu. 

Sistem aynı zamanda dikte eder ki kim olursanız olun – güvenlik görevlisi, kasiyer, garson, hiç farketmez – sanki birinin karşılaşacağı en önemli, en başarılı, en güzel insanmışsınız gibi tavır yapmalısınız. Ortak bir arkadaşımızın doğumgünü partisinde karşılaştığım kadın gibi. İkimiz de erkenciydik. Merhaba dedim ve tam kendimi tanıştırmak üzereydim ki, kendisi bana baktı ve suratını çevirdi. Şanslıyım ki alınmayacak kadar öz güvenim az çok yerinde. Şanslıyım ki görgüsüzlükle sahte üstünlüğü birbirine karıştırıp kendini kanıtlamaya çalıştığını farkedecek kadar deneyimim var. Ama bunu yapıyor olmasının trajik sebebi, insanların da onu kaba olduğu için üstün olduğunu varsaymasıdır. Bu tavrın uydurma olduğunu daha da açığa vuran, New York‘da yaşadığımı öğrenir öğrenmez sanki en yakın arkadaşımmışçasına yanıma ilişip, “Gelecek seyahatim için tavsiye ver bana,” demesi oldu. Üzücü, burada yapılan sosyal ağları birbirine bağlayan ipliğin gizli gündemler olması. 

En büyük amil ise üstün hissedebilmek, ama en az iş yaparak. Bu yüzdendir ki yalaka çalışanlar asıl iş kotaranların önüne geçer her zaman. Her iki tarafın da işine geldiğinden bozuk ve verimsiz bir kısırdöngü yaratılır. Patron işini yapmadan kendini üstün hissetmek ister. Dolayısıyla etrafını hem işini görecek hem de yalakalık yapacak çalışanlarla donatır. Onlar da patron en çok onlara güveniyor numarası yaptığından iş arkadaşlarına karşı üstünlük taslarlar. Gerçekten işine odaklı çalışanlar ise yaptıkları işin karşılığını alamadıklarından, bulundukları iş ortamına içerleyip eskisi kadar verimli iş yapmayı bırakırlar. “Neye faydası var ki?” Gevşeyenler eninde sonunda yarım bırakılan işleri tamamlamak zorunda kalırlar. Ve bir işi bitirmenin en çabuk yolu da, başkasının yaptığı işi kopyalamaktır.

Victoria döneminde yaşamış İngiliz bayan Mortimer, bugüne kadar yazılmış en sert ve patavatsız seyahatnameyi çıkartır ve 1849′da Türk insanı hakkında şaşırtıcı bir doğrulukla şunu yazar, “O kadar kasvetliler ki bilge gözüküyorlar. Ama tembel insan nasıl bilge olabilir? Zamanlarını kahve yudumlayıp oturarak geçirmeyi seviyorlar. O kadar tembeller ki, topraklarının o kadar verimli olmasına rağmen, kendi ekmekleri için yeteri kadar tahıl ekmiyor, başka ülkelerden tahıl getirtiyorlar.”

Topraklarımız verimlidir, verimliydi. Mücevherlerimiz ve tekstilimiz benzersizdi. Çini ve Ebru gibi özgün işçiliklerimiz vardı. Ama güçlü ve değerli yönlerimize sarılmak yerine, sadece tembel olmakla kalmadık, kendimizi sürekli başkalarıyla mukayese ederek  paralize olduk. Bu kronik  karşılaştırmanın temelinde kendinden şüphe duymak yatar. Bir virüs gibi yayılır, her günümüzü etkiler. Thedoore Roosevelt demiş ki, “Karşılaştırma, neşenin hırsızıdır.”

Türk kadınlarını ele alalım. Neden bir erkek ile tanışmak uğruna gittikleri bir barda, tek ilgi gören arkadaşlarını sabote ederler? Neden Alaçatı gibi bir yerde bile, az göğüs dekoltesi olan bir kadına Salem’deki bir cadıyı yakmak istermişcesine bakıp dururlar? Bir partide, neden erkek arkadaşlarını sürekli el tutuşarak etiketleme ihtiyacı hissederler? Çünkü gereksiz yere kendilerini başka kadınlarla karşılaştırdıklarından, kendileri her ne kadar fevkalade olsalar da, komşunun çimeninin daha yeşil olduğunu varsayarlar. 

Tembellikle bağdaştığında bu tehlikeli varsayım, sürü mentalitesiyle birlikte başkalarını kopyalamaya iter. Çakma çantalar gibi, herşey taklit. Tavırlardan restoran konseptlerine, dizilerden hayat tarzlarına. Ancak kopyalanan şeyin o kadar cahil bir yorumlaması ki, aynı kendini kanıtlama ihtiyacında olduğu gibi insan tüm içtenliğini, orijinalliğini ve geçerliliğini yitiriyor. Ama bu bir epidemik ise, kim bunu farkedebilir? Bu bir genel ruh haline dönüşüyor, hayat tarzı oluyor. Sistem bu şekilde oturuyor.

Trafik. Günlük işler. Sosyalleşmek. İş. Aşk hayatı. “Ben enayi değilim. Senden aşağı değilim,” tipik bir Türk insanının her hareketindeki alt yazıdır. Amerikalı törel ve sosyal filozof Erif Hoffer’ın sade deyişi ile, “Kabalık, zayıf insanın gücü taklit etmesidir.” Kibarlığı aptallık, özür dilemeyi zayıflık, samimiyeti aşağılık zanneden bir kültür, elbette ki holiganlardan oluşan bir toplum üretir.

Peki sizce nüfusun çoğunluğunun bu durumda olması genetik mi? Mezopotamya’yı “Allah Allah Allah” feryatlarıyla fetheden barbar fatihler gibi, insanlar metroda gördükleri boş oturma yerlerine saldırıyorlar. Tarih boyunca Batı’yı klon etmeye çalışmamız mı yoksa yarattı, Modernleşme ile Batılılaşma arasındaki ince farkı kaçıran dejenere toplumu? İslam mı yoksa? Bernard Lewis’in kayda değer kitabı “What Went Wrong?“da belirttiği gibi:

“Öne sürüldü ki – eğer İslam özgürlük, bilim ve ekonomik gelişime engel ise, nasıl oluyor da geçmişte Müslüman toplumlar her üç alanda da öncüydüler? Hem de inançlarının kaynakları ve ilhamlarına çok daha yakınken? Bazıları bu soruyu başka bir formatta sormuştur- “İslam Müslüman’lara ne yaptı?” değil de “Müslüman’lar İslam’a ne yaptı?” 

Bir ülke sadece coğrafyasıyla değil, neredeyse tamamiyle insanları ile tanımlanır. Bu yüzdendir ki Istanbul gibi muhteşem bir şehri bırakıp başka yerlere seyahat ettiğimizde, Başka bir arkadaşımın İtalya’dan döndüğündeki gibi yorumlarla karşılaşıyoruz, “İnsan olduğumu hatırladım! İnsanlar öyle samimiydiler ki.” Veya gene Istanbul’da yaşayan bir İngiliz’in iç geçirerek itiraf etmesi de. “İnsanların ufacık da olsa birşeyi incelikle yapmalarını özledim. Hani… değer vererek.” Veya bir erkeğin New York gibi bir yerde bile kapıyı nezaketen tuttuğunda şaşırıp bocalamam gibi. Kısaca alışık değiliz artık. 

Samimi. Değer veren. Kibar. Bu ülkede özlediğim herşey. Gezi haricinde. Bence Gezi, Türk insanının unutulan en iyi yönlerini yeniden gün ışığına çıkartmıştı. Bu hükümet altında milletimiz, medeni bir toplumda yaşamanın getirdiği en minimal koşulları yerine getirmekten aciz bir hal aldı. Çoğunluk, uyum içinde yaşamak için şart olan en basit insani değer ve yargılarını dramatik bir oranla yitirdi. Ne de olsa sürü olarak başlarına seçtikleri çoban, Erdoğan.

Sonunda kendime soruyorum, “Ev neresi?” Ailenizin yaşadığı yer mi? Doğduğunuz yer mi? Mülkünüzün olduğu yer mi? Hayır. Bence ev, kendinizi güvende hissettiğiniz yerdir. Ev, hayatın küçük zevklerini tadabileceğiniz yerdir. Ev, huzur bulduğunuz yerdir. Şimdi havaalanında neden o kadar hafif hissettiğimin farkına varıyorum. Korumamı aşağıya çekmiştim. Beni şefkatsizlikten, saklı ajendalardan ve medeniyetsizlikten koruyan boks eldivenlerimi bir kenara koymuştum. Eve gidiyordum ki son zamanlarda ev, utanarak söylüyorum, burası dışında heryer.