j

Lorem ipsum dolor amet, consect adipiscing elit, diam nonummy.

Follow Us

Search

Empathia Creative
  -  Baş Makale   -  Anlara Eşlik eden Türk Şarabı

Anlara Eşlik eden Türk Şarabı

Şarap. Gün batımını ıssızlığımla seyrettiğimde, beğendiğim erkek ilk kez beni evine çağırdığında, dostlarla hasret giderdiğimizde, kederde, kutlamalarda, şarap bu anlara hep eşlik etmiştir. “Medeniyetin olduğu yerde şarap vardır,” demiş atalar. İronik. Medeniyetin oluştuğu topraklarda yaşıyoruz ama şarapla olan ilişkimiz uzak bir akrabayla olduğu gibi. Aşinalık var ama yakınlık yok.

Ancak geçtiğimiz yıllarda, özellikle İstanbul’da yaşamaya başladığımdan beri, üniversitede gidip geldiğim zamanlara nazaran üzümlerin çeşitlendiğini, değişik bağ ve markaların çoğaldığını gözlemliyorum. Türk şarabını tavsiyeler dinleyerek, biraz tesadüflere yer bırakarak, biraz da raflara içgüdüyle yaklaşıp risk alarak tanımaya çalışıyorum. Farkettim ki benim gibi çevremdeki çoğu insan, gözleri kapalı saklambaç oynar gibi şarapla.

Şarapcılık sektörünü ve Türk şaraplarını daha yakından tanımak için bir uzmanla konuşmak istedim. Barbare Winesin genel müdürü ve aynı zamanda şef Burak Zafer Sırmaçekici ile birlikte çok sevdiğim Lokanta Armut’un sahibi Tülin Bozuyuk’dan daha iyi birini düşünemezdim. İşte kendisiyle yaptığımız uzun, keyifli sohbetimiz…

Düşük Tüketim... Düşük Üretim

B: 10 sene kadar önce Türkiye’ye özlemimin kabardığı bir andı ki, New York’da bir şarap dükkanına girdim. Raflar ülkelere göre ayrılmıştı. Aradım harıl harıl yurdumu ama nafile. Sordum nerede Türk şarapları diye ve dükkanın sahibi beni Amerika’lı sanıp, “Türk şarabı rezalettir!” diye karşılık verdi. İçerledim. Alındım. Bir yandan da merak ettim, doğruluk payı var mıydı?

T: 10 sene uzun bir süreç değil ama baya yol katettik. Türk şarabının geçmişi aslında çok eskiye dayanıyor. Cumhuriyet döneminde Atatürk’le beraber bağcılık adına çok gelişmeler yapılmaya çalışılmışsa da, büyük kesintiye uğramış. Evet, Türkiye Müslüman bir toplum. Ama herkes bunu sadece İslam’a bağlıyor. Bunun bir diğer kaynağı da çok büyük mübahele geçirmiş bir toplum olmamız.

Toplum ekmek, yol yapmak, eğitim için çalışırken, şarap ve bunun gibi keyif için yapılan bir çok tüketim ikinci plana atılmış. İşte bu temel ihtiyaçlardan dolayı, şarabın Türkiye’de gelişmesi de gecikmiş. Dünyada kurutulmuş üzüm, sirke gibi üzümden imal edilmiş çok şey satıyoruz ama şarap bu ürünler arasında değil. Bağ yüz ölçümüne baktığınız zaman dünya sıralamasında çok yukarda olmamıza rağmen, toplam bağlarımızın sadece %5’ini şarap için kullanıyoruz.

B: Türkiye’nin şarap üretiminin düşük olduğunu tahmin ederdim ama bu kadar düşük olduğunu değil.

T: Tabii. Türk toplumunun şarap tüketimi de çok düşük. Yılda kişi başı sadece 1 litre. Bunun bir diğer sebebi de çocukluktan gelen alışkanlıklar. Her evin farklı kültürleri var. Aileden gördüğümüz ritüellerle büyüyoruz ve o sizin alışkanlığınız haline geliyor. Benim babam mesela yaz akşamları bir duble rakısını içerdi. Biri incecik kristalde içer, biri kısa bardakta. Şarabın geçmişinde öyle birşey yok. Baktığımda kendi hayatıma, insanlar hep 20’li yaşlardan sonra, yurtdışı deneyimleri ve biraz daha global bir dünyanın içerisine girdiklerinde şarapla tanışırdı.

B: Ama sektör bir devrimden geçiyor, tüketici alışkanlıkları da değişiyor yavaş yavaş. Örneğin bir dönem yaz aylarında trendy diye millet su gibi rosé içmeye başlamıştı. Pazarlamayla da ilgisi olsa gerek.

T: Mesela şarap için çok yanlış bir kelimedir. “Su gibi şarap.” Eğer su gibi tüketilebiliniyorsa, o iyi bir şarap değildir. Hayatınızın her gününde şarap olsa, iyi kötüyü ayırt edebilirsiniz.

Her ülkenin bir lokomatif ürünü sofra şarabıdır. Onun da kaliteli olması önemli. Ama Türk şarapcılığında hep ucuzuna kaçılmış. Türkiye’nin yurtdışındaki imajını biraz da bu etkiliyor.

Yatırım & İmaj

T: Biz (Barbare) yılda 100.000 şişe kaliteli şarap üretiyoruz ve yurtdışı pazarına girmeye çalışsak da büyük sıkıntı yaşıyoruz. Londra’da bir restoran bizi menüsüne almak istese de benim o restorana o şarabı yollamam o kadar zor ki! 3-5 noktayla anlaşıp oraya kargoyla 12 şişe yollayarak olacak bir iş değil. Orada bir dağıtıcıyla anlaşacaksınız, minimum bir palet ürününüz gidecek. Orada stokları olacak. İyi restoranların bizimki gibi iyi şarapları alması için belli bir pazar yaratmak gerekiyor ve o da bizim gibi az üreten daha butik firmalar için çok zor. Yatırım gerekiyor.

B: Satış girişimine başlamak için gereken yatırımın yanında bir de Türk Şarabı olarak bütünün de bir imaj değişikliğini de üstlenmeniz gerekiyor.

T: O da çok zor! Türk Şarabının imajının tartışıldığı bir toplantıda belirttiğim gibi, “Neredeyse yılda 15-20 milyon turist geliyor. Neden bu turistler birer şişe şarap alıp evine götürmüyor? 70 milyon litre şarap üretiliyor. Her biri valizine bir şişe şarap koysa 10 milyon minimum ekstra şarap satışı olur. Neden bunu beceremiyoruz?”

Çünkü turistler ağırlıklı olarak satılan şarabın imaj ve fiyatına bakıyor. Kötü şaraplara yüksek fiyatlar ödüyor, gerçekten iyi bir şarabı uygun bir fiyata içemiyorlar. O zaman yabancı turist geliyor, bizim ülkemizde yabancı şarap içiyor. Bu çok ciddi ve çözülmesi gereken bir problem.

İkincisi, birisi İtalya, Fransa deyince rahatlıkla çok temel bir imaj çizilebiliniyor. Yeni Dünya şarapları da bunu başarmaya başladı. Türk şaraplarını tanıtalım dediğimizde bizim tek dayanak ve çıkış noktamız, “Şarabın doğduğu topraklar! Anatolian wines!” Aslında bu hiç birşey ifade etmiyor. Bu da üzerinde çalışılması gereken bir nokta.

B: Gel gelelim farkındayız ama ne yapabiliriz?

T: Orada da gene bütçeler devreye geliyor. Yeni Dünya ülkelerinin, örneğin Şili şarabının son 10 yıldaki gelişimini ele aldığımızda, devletin çok büyük bir desteği olduğunu görüyoruz. Üretiliyor çünkü yurt dışına satabilmesi için destek veriliyor.

Bizde o destekler verilmeye çalışılıyor ama çok köstekleniyor. Ayrılan bütçeler kesinlikle yeterli değil. Biz üretimde yurtdışından fıçı, yurtdışından mantar getirtiyoruz. Burada iyi şişe bulamıyoruz gene yurtdışından getirtiyoruz. Ne o? Yerel üretim yapacağız. Peki, getirelim. Ama bari uygun fiyatla getirelim. Vergileri bu kadar yüksek olmamalı.

B: Anlıyorum. Uygun fiyata uygun maliyetli şaraplar üretilmeli ki bunun tanıtımına bütçeler ayrılabilinsin. Çok köşeye sıkıştırılmış bir sektör.

T: İçim acıyor. Aslında çok kaliteli şaraplar üretiliyor bu ülkede. Türkiye’nin dünya haritası üzerindeki konumuna, hangi paraleller arasında olduğuna baktığınız zaman, gerçekten şarap için en uygun bölgedeyiz biz. Bütün oraya denk gelen ülkeler bizden çok daha ilerlemişken biz çok geride kaldık maalesef. İlerleme kaydettik ama kaplumbağ hızıyla ilerliyoruz.

EğİTİMSİZLİK

B: Her sektörümüzü etkilediği gibi eğitimin, daha doğrusu eğitimsizliğin de bunda payı büyüktür eminim.

T: İstanbul’daki restoran sayısına baktığınızda bu işin eğitimini almış, hadi eğitimini almamış ama kendini bu işe adamış, veya dışardan sınavlarına girip sommelier olmuş o kadar az insan var ki! 20 kişi bile denemez. Servis sektöründe gerçekten bilinçli bu işi yapan personel çok az.

Restoran sahipleri de aynı şekilde. Alışkanlıklardan bahsediyorduk. Çoğunun 20-30 yaşlarına kadar şarapla alakası olmamış. Bir şekilde yemek işini biliyor olabilir, ama şarap işini bilmiyor ve şarap satmaya çalışıyor. Bir yandan da haklı. Bunun danışmanlığını alacağı profesyoneller, bunun için çalıştırabileceği eleman yok denecek kadar az. Üretici firmalar ona ne söylerse onu almak zorunda kalıyor. Eli mahkum. Dolayısıyla bir yerde sıkışıp kalınıyor.

Örneğin bir kırmızı etin yanında bir Shiraz ya da Cabernet vermek o kadar yanlış bir seçim değildir. Yanlış ısıda servis edilmesi şarabın, üzüm çeşidinin yanlışlığından çok daha kritik birşey!

Onu geçtim, bozuk şarabı ayırt edemeyecek bir çok insan var. Bu da önemli bir detay. Ritüeli herkes bilir. Garson masaya gider şarabın etiketini gösterir, siparişi veren onaylar, mantarı çıkartır, servis eder az miktar ve tadan kişi onaylar, kadehi koyarsınız. Tadan kişi orda neye bakması gerektiğini bile bilmiyor. Şarabı sipariş ettiğine göre istediği şaraptan bir beklentisi olmalı.

B: Profesyonel olarak yapanlar eğitimsizse, bir de tüketiciyi düşünün.

T: Bizim restoranımızda (Lokanta Armut) şöyle bir şansımız var. Ben servise müdahale edebildiğim için karşımdakini yönlendirmek, doğru bilgiyi vermek için elimden geleni yapıyorum. İnsanlar da bize kendilerini bırakabiliyor bu konuda. Ama şaşırtıcı derecede şarap sohbeti edebildiğimiz, farklı deneyimleri olmuş, değişik şaraplar denemek isteyen çok bilinçli müşterilerimiz de oluyor restoranımızda.

B: Daha keyifli kılıyordur işinizi eminim.

T: Kesinlikle, çünkü geri bilgi akışı olabiliyor. Ben menüye koyduğum her şarabı tattım ve hepsinin arkadasındayım. Ama baktım bir şarap çok tepki alıyor, bu konuda da açık olmaya çalışıyorum. Daha damaklar ona hazır olmayabilir. Ama klasik şarapların yanında keyif için ilginç bir şişe isteyen de olabilir. O deneyimi onunla paylaşabiliriz diye koyuyorum.

B: Ne güzel! Eskiden şarap seçimindeki yönlendirmeler sadece “etin yanına kırmızı, balığın yanına beyaz”dan ibaretti.

T: Halbuki damak o kadar farklı birşey ki! Bu yemek / şarap uyumu. Evet, var temelinde tabii ki. Balıkta omega var, kırmızı şarapta tanen var. Bu ikisinin birleşimi kimyasal bir reaksiyon yaparak metalik bir tat yaratır. Ama sizin damağınız bunu çok net algılayabilirken, benim damağım o kadar keskin algılamayabilir. Aynı oranda kötü değildir o bize. Matematiksel değildir aslında.

B: Ama bu eski kurallara sıkışmışlık da gene eğitimsizlikten geliyor, öyle değil mi? Bilinç uyandırmak gerekiyor.

T: Onun için elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz ancak Türkiye’deki tanıtım yasakları bunu çok köstekledi.

Çünkü bu o kadar büyük bir deniz ki! Bütün şarapları bilme şansınız yok. Sürekli gidip raflara “bu yeniymiş hadi deneyeyim” diyebilecek bir vakit ve bütçe olamıyor insanlarda. Meraklısının bakabileceği uluslararası siteler var ama Türkiye’deki şaraplar için ancak Türkiye’de bulunan listeleri takip edebilmeniz lazım. Bunlar da yasaklanınca takip edecek birşey de kalmadı.

Eskiden uluslararası yarışmalar olurdu. Yarışmalarda ödül alan şaraplar yayınlanırdı. İnsanlar onları takip eder, adını duymadığı bir marka listeye girmişse restorana gittiğinde elinde listesi denemek istediği şarapları gösterirdi. Bu sefer restorancı da onları takip edip elinde bulundurmaya çalışırdı. 2 yıl öncesine kadar bunun faydasını çok görüyordum.

Profesyonelce yapılmış etkinlikler de Türkiye’de çok azaldı. Her sene Masters of Wine tadımları yapılırdı. 5-6 Eylül’de Trakya’da şarap yarışması oluyor. Belediyenin destek olduğu, inanılmaz güzel bir etkinlik. Güzel bir sonuç çıksa bile insanlar ne kadar bilgilendirilecek bilmiyorum. İşte orada üzerimize kişisel görevler düşüyor. Kendi instagram, facebook’umuzdan paylaşa paylaşa… Böyle ciddi bir organizasyon bile basına yansımadığı sürece zayıf kalmaya devam ediyor iletişimsizlikle.

B: Zaten küçük bir ortam, öyle kalmaya devam ediyor.

BÖLGE KORUMA SİSTEMİ

T: Yurtdışında yapılan ama Türkiye’de maalesef yapamadığımız bir konu da Apelasyon – Bölge Koruma Sistemi. Mesela şampanya. Fransa’nın Champagne bölgesinde üretilen köpüklü şarabın adıdır o. Fransa’nın herhangi başka bir bölgesinde aynı teknikle aynı şarabı yapsa bile üzerine `şampanya’ yazamaz. Sadece `köpüklü şarap’ yazabilir. Çünkü champagne isim olarak o bölgenin koruması altındadır. Bölgenin Koruma Sistemi, fiyatları ve üretim kalitesiyle şampanyayı kıymetli bir hale getirir.

Yanlış anlaşılmasın. Bu koruma sadece daha pahalıya satılmasını sağlamıyor. Bu, o bölgede standartizasyonu sağlıyor. Bölge, o tescili verebilmek için üreticiye şartlar koyuyor. Bu ne demek?

Türkiye’den örnek verelim. Ezine peynir. Ezine, aslında bölgenin adıdır. Ama şu an, herhangi bir peynir üreticisi, herhangi bir yerde kurduğu fabrikada ezine peynir üretip üzerine ezine peynir yazabiliyor. Sanki o sadece bir çeşitmiş gibi. Çünkü bunu koruyan bir sistem yok. Siz o ezine peynirini alırken nasıl bir sütten yapıldığını, hangi bölgenin hangi otlarıyla beslenmiş, sütünde hangi aromaların hakim olduğunu bilmiyorsunuz. Dolayısıyla markaya güvenip alabiliyorsunuz sadece.

B: Halbuki devletin bir koruma sistemi olsa, damga koyar belirli bir kalitenin üzerindeki ezine peynirine, tüketici de marka / kalite ortalamasını bilir.

T: Mesela her ülkenin, şarapcılıkta bir dönüm araziden belirli kiloda hasat yapmasını sağlayan belli kuralları var. Örneğin bir dönümden sadece 350-650 kilo arasında üzüm alabilirsiniz çünkü ancak o arayı tutturursanız o kalitede şarap yapabilirsiniz. Ama bizde öyle bir kontrol yok. Bir dönümden 800-1000 kilo da üzüm alıp şarap yapılabiliyor. Burda kalite düşüyor.

Şunu diyebilirim, Elazığ’nın Öküzgözü çok güzeldir. Diyarbakır’in Boğazkere’si çok güzeldir diyebilirim. Ancak Apelasyon olmadığı sürece, her bölgenin kendi içindeki üretim kalitesini garanti edemem.

Biz kendimizce çırpınıyoruz. 350 kiloya kadar düşürüyoruz verimi en yüksek kalitede şarabı üretebilmek için, ama bunu diğerlerinden ayıracak hiçbir resmi birşey yok. Dolayısıyla ben orda kendi kalitemi gene kendim bir şekilde ortaya koymaya çalışıyorum. Bu da ciddi bir pazarlama maliyeti.

B: Gene döndük dolaştık pazarlamaya.

TRAKYA BAĞ ROTASI

T: Biz bu anlamda 12 üreticiyle bir araya gelerek Trakya Bağ Rotası’nı kurduk. Amacımız, Trakya’yı turizm ve bağcılık anlamında aktif hale getirmek. Bağdan dolayı insanları turizme yönlendirelim. Bu, devamlılığında şarabın da tanınmasını sağlar.

Bir haritamız var. Haritamız üzerinde, insanların gezebilecekleri bağlar, konaklayabilecekleri, yemek yiyebilecekleri, kafa dinleyip keyif yapabilecekleri yerler olan bir sistem kurduk.

Fakat daha emekleme aşamasında. Düşünün, İstanbul’dan sadece bir buçuk saat mesafede, koskocaman Trakya bölgesinde sadece 12 noktadan bahsediyoruz. Bağlar 12 tane yeterli olabilir. Ama bağlara destek veren butik oteller, şarabı da servis eden küçük ve yöresel ama çok iyi yemek yapan lokal restoranların da artması lazım.

Benim bağa gelen insanlar bir gün çok keyifli bir vakit geçirebilirler. Şimdi 20 odalı kendi butik otelimizi de açtık. Her haftasonu doluyor. Ama bağcılıktan ziyade, haftasonu programlarının arkasıyla önünü dolduracak alternatifler sunulması lazım. Yamaç paraşütü var, deniz var ama kısıtlı. Aslında diyebilmeli ki “şurda bir teyzenin harika kahvaltısı varmış, oraya gidelim.” Dönüşte birkaç kadeh şarabını içip belki bağda keyif yapacak. Sonra diyecek “şurda yerel peynirler satan bir yer varmış, eve gitmeden onları da alalım.” Bunların hepsi turizm içersinde yapılması, desktelenmesi gereken şeyler. Biz tek başımıza bir yere götüremeyiz.

B: Buradan şarap seven, dinamik ve vizyonu olan yatırımcılara seslenilir!

KARAKTERİSTİKLER

B: Peki… şarapların da insanlar gibi değişik karakteristikleri vardır. Bu açıdan Türk şarabını nasıl tanımlardınız?

T: Sektöre ilk girdğimden kendisinden çok şey öğrendiğim şarap uzmanı Levon Bağış çok güzel bir örnek vermişti, “Fransız şarapları Audrey Hepburn’e benzer. Amerikan şarapları ise Pamela Anderson’a benzer.” Fransız şaraplarını Audrey Hepburn’e benzetmesinin sebebi makyaj var ama hissetmiyorsunuz. Amerikan şaraplarında ise makyaj var ve bunu zaten hissettirmek istiyor. Amerikan şaraplarında aromalar çok canlıdır. Fıçı şaraba makyaj veriyor. Makyaj sırasında fıçıdan aldığı aromalar Amerikan şaraplarında çok daha ön plana çıkıyor. Ama fransız şaraplarında zerafet ön plandadır. İlk baştaki etki değil, içtikçe sizi etkilemektir. Bu önemli bir örnek.

Türk şaraplarında her şaraphanenin ve markanın ortaya çıkarttığı farklı özellikler var. Biz Barbare olarak Türkiye’nin yıllandırılabilir şaraplarını yapmak istiyoruz. Az üretiyoruz çünkü şarabın 20 sene sonrasını düşünüyoruz. Bizim şaraphanenin karakteristik özelliklerini sayarken ön plana çıkacak özelliklerden biri bu.

Her şaraphane farklı bir tarza sahip. Kimi mesela yeni dünya şaraplarını örnek alabiliyor. Amerikan tarzında, daha aromaların ön planda olduğu şaraplar da üretiliyor, çünkü günlük tüketiminde aromalarıyla çok daha keyif almak isteyen tüketici de olabiliyor. Herkes şarabı 5-10 sene saklamak üzere almıyor. İyi ya da kötü yok, her tarzda olması lazım.

B: Arz talep meselesi.

T: Tabii. Türkiye’de yıllandırılabilir şarapların az olmasının sebebi aslında tüketiciyle de alakalı. Maliyet arttıkça bunun satış maliyeti de artıyor. Bu, daha hızlı tüketilebilen şarapların daha düşük kaliteli olması demek değil. İyi kalitede daha hızlı tüketilebilen şaraplar yapıp işletmenizi öyle de çevirebilirsiniz. Eğer hemen satmaya başlamanız lazımsa, bağdaki üzümlerinizi ona göre yönlendirmeniz lazım.

B: Farklı bir strateji.

T: Biz mesela yıllar içerisinde değer kazanacak şaraplar yapmayı tercih ettik. Zorlukları var mı, var. Barbare 2000 yılında kuruldu, dikimi başlandı. 2007’de ilk şarap üretildi. 2011’de satışa çıktı. 4 senelik bir bekleme süresi ciddi bir maliyet. Maliyeti yükseldiği için raftaki fiyatı da yükseliyor. Raf fiyatı yükselince tüketici profiliniz değişiyor.

B: Bahsettiğiniz tüketici profilinin oldukça ufak olduğunu tahmin ediyorum.

T: Sohbetimizin başında konuştuğumuz gibi, bir ülkenin şarap sektörünün gelişmesi aslında alt segmentteki lokomotif ürünlerle oluyor. Yani üst segmentteki şaraplar, piramidin en tepesinde, en az üretilen şaraptır. Burda önemli olan hızlı tüketilen şarapların kalitesinin artmasıdır. Maliyeti düşük olduğundan, düşük fiyata satılabilir, ama iyi kalite şarapların olması lazım. Türkiye’de yıllandırabilinir şarapların olmaması becerilemediğinden değil, Fiyat / Kalite performansıyla alakalıdır.

B: Peki raflara bakarken, tüketici bu konuda neye dikkat etmeli?

T: Hızlı tüketimdeki şarapların genç tüketilmesi lazım. O yüzden raftan en gencini almaya çalışın. Şu an 2015 hasatına yaklaşıyoruz, dolayısıyla 2014’ün genç şarapları tüketilmeli. Gerçi eskiden yılları bile yazmazdı şişelerin önünde ama şimdi görüyorum daha hızlı tüketim için uygun, ama 2010 yılından kalma şaraplar var. O şarap bitmiş artık. O şarabın 2011’de tüketilmesi lazımdı.

B: İşte orada tüketiciyi bilinçlendiren bir destek olması lazım. Çünkü bilmeyenin karar verirken doğal olarak tek çıkış noktası fiyat oluyor. 60 TL’lik şarabı sorgularken, daha uygun fiyatlı bir şaraba kayabiliyor. Ama o şişeyi alırken yılını dikkate almıyor.

T: Bunun da yurtdışından güzel var. İnternette Vintage chart’lar var. Bu size örneğin Fransa’da şarap üretilen tüm bölge ve yıllara göre bir tablo çıkartıyor. İyi mi, kötü mü, alınılabilinir mi’nin yanı sıra alınabilinirliğinin derecesini de söylüyor. Mesela “al ama hemen tüket” diyor. Veya “al ve sakla,” diyor. Bu size bir rehberlik sunabiliyor.

Ama Türkiye’de bir düşünün, bir turistin buradan iyi yıllandırılabilinir bir şarap almak istediğinde yapabileceği tek şey bir şarap butiği bulmak, ve orada kendisini yönlendirebilecek insana güvenmek. Başka şansı yok.

B: Süs olsun diye değil de gerçekten bunu severek, tutkuyla yapan güvenilir şarap butikleri de oldukça az. O da arz talep meselesine geri dönüyor sanırım. Belki de güzel şarapları günlük hayatımızda keyfimiz için değil de, hep misafirlere veya özel okasyonlara saklayan bir kültür olduğumuz için.

T: Halbuki illa çok özel bir günde açılması gerekmiyor… o şarabı açmak için “özel birşey olsun da açarım” demeniz. Bazı şaraplar vardır ki… hiç özel olmayan bir anı, sırf o şarabı içtiğiniz için özel kılar.

TAVSİYELER

Şarap Butikleri:

La Cave: Sıra Selviler Cad. No:109 Cihangir, İstanbul * Tel: 0212 243 24 05 / 0532 414 1584

Kav Şarap Butiği: Teşvikiye Cad. Atiye Sok. No: 21/1 Şişli, İstanbul * Tel:0212 234 91 20

Online Mahzen: Tüm lokasyonlar ve iletişim detayları için buraya tıklayın.

Kırmızı Şarap:

Barbare Prestige, 2009

Kavaklıdere Egeo, 2011

Urla Vourla, 2010

Beyaz Şarap:

Sarafin Sauvignon Blanc, 2012

Corvus Blend Bianco, 2010

Umurbey Sauvignon Blanc, 2012

Rosé:

Doluca Verano Blush, 2012

Prodom Rose Syrah-Merlot 2012

Suvla Blush Cabernet Sauvignon 2012