j

Lorem ipsum dolor amet, consect adipiscing elit, diam nonummy.

Follow Us

Search

Empathia Creative
  -  Bakım & Ruh Sağlığı   -  Dişi Gücümüze Dönüş

Dişi Gücümüze Dönüş

Labirent

Bilinçaltınızın bir labirent olduğunu düşünün. Sarmal koridorlarının diplerinde en derin yaralarınız ve arzularınız, içinizdeki çocuk, atalarınızın hayaletleri saklı. Korkar insan gölgeleriyle kaybolmaktan. İçeri girmek yıldırıcı. Hayat ve kendinizle ilgili önceden tasarlanmış yargıların konfor alanında kalmak çok daha kolay. Şanslıysanız eğer, öyle baskın bir an gelir ki hayatınızda, sizi kemiren bu kopukluk duygusuyla ilgili birşeyler yapmaktan başka çareniz kalmaz. Değişmek zorunda bazı şeyler. Ve bu niyetle, labirentin içine cesur bir adım atarsınız.

İşte o an, Aylin sizin için orada. Bir romantik komedi filmindeki en iyi arkadaş kıvamında elinizi tutup duymak istediklerinizi söylemek için değil. Bilinmedik diyarlara açılmışcasına, benliğiniz ve kadınlığınızın son derece çetin keşfinde size rehberlik yapmak için orada. Fener tutuyor anahtar sorular yönelterek size; cevapları ruhunuzun en derin köşelerini aydınlatıyor. Görünce içinizde olup bitenleri, farkındalık doğuyor. Görmek farkındalıktır. Farkındalık ise uyanmak. Ve bir kere uyandınız mı, işte o zaman gerçek çalışma başlıyor.

tumblr_n1h56m4veD1sg9tp9o1_500

Aylin

aylin

İşte o an, Aylin sizin için orada. Bir romantik komedi filmindeki en iyi arkadaş kıvamında elinizi tutup duymak istediklerinizi söylemek için değil. Bilinmedik diyarlara açılmışcasına, benliğiniz ve kadınlığınızın son derece çetin keşfinde size rehberlik yapmak için orada. Fener tutuyor anahtar sorular yönelterek size; cevapları ruhunuzun en derin köşelerini aydınlatıyor. Görünce içinizde olup bitenleri, farkındalık doğuyor. Görmek farkındalıktır. Farkındalık ise uyanmak. Ve bir kere uyandınız mı, işte o zaman gerçek çalışma başlıyor.

Kendimle ilgili çok şey öğrendim Aylin’le çalışmalarımızda ve katman katman öğrenmeye de devam ediyorum. Her soyduğum kabukla hayatı anlayışım da gelişerek içime işliyor, ve bunun doğal sonucu olarak da günlük hayatıma. Sizlerle öğrendiklerimizi, özellikle de Dişi Gücümüze Dönüş çalışmalarımızı, Aylin’le yaptığım keyifli, bir o kadar da derin sohbetle paylaşmak isterim.

“Sana ne düşündüğünü değil, ne hissettiğini sordum.``

Ben (B): Hatırlarsın, seninle yaptığımız ilk bireysel seansa ablamın zoruyla gelmiştim. Kendimden emin birşeyler anlatırken, “Peki bu konuda ne hissediyorsun?” diye sorduğunda duraksamıştım. “Bir dakika, düşünüyorum” dedim ve bana şöyle karşılık verdin: “Sana ne düşündüğünü değil, ne hissetiğini sordum.”

Bu yanıtın, beni bir anda bulunduğum transdan çıkarıvermişti adeta. Herşeyin farkında olduğuna inanan, kontrol edebileceğini iddia eden ve herşeyi zihniyle çözebileceğine güvenen biri olarak, kendim ve hislerim arasındaki kopukluğun farkına varmamla birden uyandım!

MODERN KADIN bir transda yaşıyor sanki. İşinde başarı / kendini kanıtlama / hadi evlen, çocuk yap baskısı / herşeyi mükemmel yapma azmi / Facebook’da kaç beğeni aldım yarışı… Bu kültürel ses ve görsel kalabalığının içinde ne kendini duyuyor ne de görebiliyor.

Ancak bu kendinden kopukluğun asıl sebebi internet / iş güç / çoluk çocuk / bu ülke nereye gidiyor telaşı değil. Asıl sorun, kendimizle baş başa kalıp özümüzü hissetmemek adına, kendimizin yarattığı bilinçsiz bir kaosun “normal” kabul ettiğimiz bir yaşam tarzına dönüşmesi. Asıl handikap, ki kabul etmesi büyük cesaret istiyor, kendi kendimizden kaçmak.

Biz neden kaçıyoruz?

woman

Aylin (A)Öncelikle kendinden kaçmayla ilgili sorun sadece kadınlara özel değil. Erkekler de aynı şekilde. İnsan olarak şu andaki durumumuzu tarif ettin. Ama şu anda özellikle modern kadınlara odaklandığımızdan, bunu onlarda daha da yoğun olarak görüyoruz.

Modern kadın herşeye yetişmeye çalışıyor. Sürekli birşey yapma, bir yerlere yetişme modunda. Bir yandan iş ve kariyerine odaklanarak ekonomik özgürlüğünü elde etmeye başladı. Bir yandan fiziksel olarak güzel gözükmesi gerektiğine inandığı için vücuduna odaklanıyor. Bir yandan aile, çocuk, evlilik, sosyal yaşam… herşeyi bir arada yapmaya çalıştığından inanılmaz bir yoğunluğun içersinde.

Birazcık yavaşlamaya başlayıp baktığımızda ise, bazı farkındalıklar edinmeye başlıyor insan. 

“Ben sürekli aksiyondayım. Sürekli birşey yapıyorum. AMA ne için yapıyorum bunları? Gerçekten yapmak istediğim, gerçekten yaşamak istediğim şey için mi yapıyorum? Yoksa otomatik olarak içine doğduğum şey ne ise, refleksif olarak mı yapıyorum bütün bunları?” Zaten asıl önemli soru bu oluyor orada.

B: Ama bu soruya verilen dürüst cevaptan hoşlanıp hoşlanmayacağımızın garantisi olmadığından çok ürkütücü bir soru. Bu soruyla baş başa kalmamak için türlü bahaneler yaratılıyor, “İşim gücüm var,” derken yaşam bir kaçışa dönüşüyor.

A: Kalıplarla yaşıyoruz. Doğru kabul ettiğimiz meli/malı’lar var. Toplumun uygun gördüğü, ailenin uygun gördüğü “Modern Kadın” tanımları. O etiketlere uymak uğruna bir sürü şey yapıyoruz. “Böyle bir okula git / ardından şöyle bir işe gir / evlen /çocuk yap / şuraya git / bunu yap” vs…  O listeden bir tanesi eksikse, mutsuzluğunu ona bağlıyor. Ezberle yaşıyoruz aslında. Gerçekten kendimize dönüp sorguladığımız zaman, yavaşladığımız zaman, ezberimizin bozulma riski var.

Ezber Bozmak

AEzberin bozulması çok kolay birşey değil. Çünkü bir anda farklılaşabiliyorsun. Çevrende birçok insan sürü şeklinde hareket ederken, sen bir anda sorgulamaya başlıyorsun. Kolay değil. O sürüden ayrılma yolunda birşey yaptığında onaylanma almayabilirsin, yargı görebilirsin, senin için endişelenenler olabilir. Bazen bunun bir anlık gelip geçici bir heves olduğunu, ve hatta yanlış olduğunu düşünebilirler. Dolayısıyla, gerçekten alışılagelmiş şeyden uyanmaya başladığında, orada birazcık merkezinde kalabilmen gerek. Ve bunu neden istediğini bilmen lazım. Yoksa dış koşullar çok rahat yine eski ezbere dönmeni isterler.

B: Evet, ben de  ilk deneyimlerimi paylaştığımda, beklemediğim bir dirençle karşılaştım:

  • Ben zaten çözdüm olayı. …kitabını okudum / eğitimine gittim / yogaya başladım!
  • Benim böyle şeylerle uğraşacak vaktim mi var ki? Hem ne değişecek sonunda? İş aynı iş. Adam aynı adam. Ülke aynı ülke.
  • Cem Yılmaz’ın “sevgi içimizde” repliğinin taklitleriyle, “Girişmeyin böyle enerji/menerji işlerine. Git bir içki iç/seviş tamam.”

tumblr_ml24j0QO9I1qcwcluo1_500

A: Çok ilginçtir. Bazen değişmemen için elinden geleni yapan en yakın çevren olur. Birisi değişmeye başladığı zaman, diğer kişiler de kendi içlerindeki dirençle temas ederler. Herkes uyuyorsa sorun değil. Ama birbirini aşağıya çeken bir sistem de olsa, o sistemin içinden birisi uyanmaya başlıyorsa, bu diğerlerini rahatsız eder çünkü kendi içlerindeki eksiklikleri de hissetmeye başlarlar. Herkes kendi içinde biliyor aslında özünden koptuğunu, başka bir şeyler istediğini. Biliyor, ama sorgulamaktan kaçıyor. O sistemin içinde herkes bir oyun oynuyor bir anlamda. Birçoğumuz bunun bir oyun olduğunun farkında değiliz. Bunun gerçekten kendi isteğimiz olduğunu sanıyoruz. Esas sorun bu. O yüzden, “Biliyorum. Ama hazır değilim,” demek bile çok büyük bir adım. Bu da bir farkındalık.

B: O oyunun içinde oynadığımız rolleri de daha önce bahsettiğimiz etiketler belirliyor. Ve özellikle kültürümüzde farkediyorum ki herşeyi bildiğini iddia edip herşeyin mükemmel olduğunu savunan tavırların, toplumun onayladığı imajların arkasında, insanlar aslında kendilerinden büyük şüphe duyuyorlar! Git gide anlıyorum ki, kendi özünü araştırıp benimsemek yerine hep başkaları ne yapmış / ne giymiş / ne demiş / ne düşünürler’lerle kendi kendilerini acımasızca yargılıyorlar. Kendilerine yaptıkları ne büyük bir haksızlık! İnsanlar başkalarının değerleriyle hayatlarının rollerini çizip oynuyorlar.

A: En çok karşılaştığımız şey. Hep dış koşulların bizi mutlu etmesini bekliyoruz. Dış koşullar o etikete ve çerçeveye uyduğu zaman hayatımızın ilkbahar/yazını yaşıyoruz. “Yaşamımda neyi kurcalayıp değiştiriyim ki? Herşey yolunda zaten,” diyoruz. Fakat sanıyoruz ki biz hep yaz mevsimini yaşayacağız.

 

seasons

 

Ancak hayat hep döngüler halinde devam ediyor. Doğaya bakarsak, sadece yaz mevsimi olamaz. Yaz mevsiminin olabilmesi için aynı zamanda kışın gelmesiyle toprağın altına çekildiği, karanlığın geldiği, nadasa girdiği bir dönem olması gerekiyor ki yaz mevsimi gelsin.

B: Bu bana sevdiğim bir Arap atasözünü hatırlattı, “Sürekli güneş, çöl yapar.”

Yanıt vermek yerine Tepki vermek


sav08

B: Evet, hayattaki döngüler gibi, insan yavaşladığında, doğru soruları kendine yönelttiğinde, kaçışı bıraktığında bu sefer de zihinden uzaklaşıp hislerine iyice odaklanmaya başlıyor…

A: Bu çok önemli bir aşama. Fakat herşeyin abartısı zarar olduğu gibi, bu sefer aşırı hislerimizle yaşayıp duygusal davranmaya başlıyoruz. “Ben artık kalbimi dinliyorum,” derken kalbini değil, o an basılmış düğmesine reaktif ortaya çıkan duygularını dinliyor. Sanıyoruz ki, “Tamam, şu an çok öfkeliyim ve çok öfkeli bir şekilde davranmalıyım.” Veya “Çok depresifim ve depresif davranmam lazım.” Duygularımız bizim nasıl davranacağımıza karar vermeye başlıyor.

B: Başka türlü bir meli / malı

A: Yine bir meli / malı. Öbür türlü düşüncelerimizin esiri olurken, bu sefer duygularımızın esiri olmaya başlıyoruz. Yanıt vermek yerine, tepki vermeye başlıyoruz. “Kalbim böyle istiyor,” diyoruz. Aslında kalpdeki şey duyguların ötesinde birşey.

Biz Dişi Gücümüze Dönüş çalışmalarında, hangi duyguyu yaşarsak yaşayalım içinde uyanık olmayı çalışıyoruz. Uyanık olmaktan kastım da farkındalık getirmemiz. En kritik nokta bu. Yasdaysam, yasın içinde uyanık kalabilmek. Çok öfkeliysem, öfkeyi bastırmak değil, merkezime çekilip ordan yanıt verebilmek duruma. Depresyondaysam, buna farkındalık getirmek. Ancak uyanık olabilirsek duygularımız içersinde, hava durumunu kontrol etme ihtiyacımız kalmayacak.

B: Hava durumu derken, duygularımız mı?

A: Özellikle kadınlar olarak çok yoğun duygular yaşıyoruz. Anatomik olarak da yapımız buna uygun. Göğüsler kalbin uzantısıdır. Ancak bazen hava durumunu biz sanıp kontrol etmeye çalışıyoruz. Dışarıdaki gibi zaman zaman içimizde fırtına kopuyor olabilir, deprem oluyor olabilir. O fırtına veya depremi, o duyguyu biz sanmak sakıncalı. Halbuki o bir duygu. O anda gelip geçen bir duygu. Değişecek. Burada esas çalıştığımız şey, duygularımızın farkına varmak, duygularımızı kabul etmek, fakat onların içersinde uyanık olup tepki yerine yanıt verebilmek.

Eril & Dişi

B:  “Dişi Gücümüze Dönüş” çalışmanın adı. Kadın anatomisinden bahsettik. Göğüsler kalbin uzantısıdır dedik. Senin “dişi” tanımın nedir?

A: Aslında bu çalışmada, Kadın/Erkek/Dişi/Eril’in de ötesinde bir alana adım atıyoruz. Nihai gittiğimiz noktada böyle ayrımlar yapmak her geçen gün anlamsızlaşmaya başlıyor. Ama belli şeyleri çalışabilmemiz için dişi/eril olarak ayırmak, öncelikli olarak kendimizi anlayabilmemiz için önemli bir kolaylık sağlıyor.

Hani, Yin ve Yang vardır. Zıtlıkları anlatır. Eril ve Dişi, bir arada bütünlüğü oluşturur. Karanlık ve aydınlık gibi. Geceyle gündüz gibi. Bunlar biri olmadan diğerinin olamayacağı, ancak bir arada varolabilen şeylerdir. Biri birinden daha iyi veya kötü, daha üstün veya az önemli değildir.Free-shipping-100-hand-painted-Portrait-reproduction-oil-paintings-on-canvas-Henri-Matisse-The-Flowing-Hair

Ancak yaşadığımız zamana baktığımızda, eril değerler çok daha ön planda tutuluyor. Eril derken de maalesef, karanlık bir erilden bahsediyoruz. Sağlıklı bir eril değil. Hem toplumda hem kendi içimizde bu yönümüz çok fazla ön plana çıkıp dengesizlik yarattığı için, biz tekrardan dişi tarafımızı hatırlamaya ve dengeye gelmeye çalışıyoruz.

Dişi enerji de tek başına aydınlık birşey değil, onun da karanlık tarafları var. Dolayısıyla bir yandan karanlık taraflarının farkına varıyoruz, bir yandan da aydınlık tarafların tohumlarını ekmeye başlıyoruz. Esas yaratmaya çalıştığımız denge. Uyumla hareket edebilmek. Aynı gece ve gündüz gibi.

Gücün Tanımı

B: Peki “güç”? Gücü tanımlayabilir misin? Bunu sormamdaki sebep, bazı kavram tanımlarının da zaman aşımına uğramış olması. “Dişi” deyince çoğu insanın aklına seksi veya narin gibi stereotipik kelimeler gelirken, “Güç” kelimesi de zamanımızda otomatik olarak kas ve para gibi semboller çağdıştırıyor.

A: Bizim Dişi Güç tanımımız, normal bildiğimiz “güç” tanımından çok daha farklı. Dişi Güç derken çok daha yumuşak bir güçden bahsediyoruz. Kazan/Kaybet durumu olmayan, kendini tamamen bilinmeyene bırakabilen, kontrolden uzak, bambaşka bir güç. Gücünü sevgiden ve gerçek tahaddütünden alan bir güç.

B: Tahaddüt?

Sen ne için yaşıyorsun? Neye hizmet etmek istiyorsun?

A: Sen ne için yaşıyorsun? Neye hizmet etmek istiyorsun? Bu soruları kutup yıldızı olarak görmek. Bu soruları hayatta ayaklarımızı, köklerimizi bağlayacağımız birşey olarak görmek.

Bunu kaplanı sürmeye benzetebilirim. Bu kadar tehlikeli bir hayvanı sürmek zor birşeydir. At sürenler bile bunu onaylayacaklardır. Sizin içinizde bir tutarsızlık olduğunda, hissettiklerinizle eyleminiz farklı olduğunda, endişe duyduğunuzda, kontrol etmeye çalıştığınızda, at bunu hisseder ve rahatsız olur. Hatta sizi üstünden bile atabilir. Kaplanı sürebilen bir güç bu. Çok güçlü, ama çok da yumuşak aynı zamanda. Tamamen esneyip gevşeyebilen bir güç.

Genel kabul gören “güç” tanımımızda hep bir kasılma vardır. Hep bir tansiyon, gerginlik vardır. Bizim burada kastettiğimiz ise gevşeyebilen, esneyebilen, kendini bırakabilmekten ve bilinmeye atılmaktan korkmayan, ne için yaşıyorsa, neye hizmet etmek istiyorsa, gücünü bundan ve sevgiden alan bir güç.

B: O bahsettiğin esneklik de  hava durumunu kontrol etmeyi bırakabilmek bir anlamda…

Yaşamla dans edebilmek

Free-shipping-100-hand-painted-Portrait-reproduction-oil-paintings-on-canvas-Henri-Matisse-The-Flowing-HairA: Kesinlikle. Yaşam ne getiriyorsa, onunla esneyerek durumun gereğini yapabilmek. Yaşamla dans edebilmek. Hava durumuyla dans edebilmek. Yaşamın karşımıza çıkardığı deneyimlerle dans edebilmek. Onları kontrol etmeye çalışmak değil, “benim istediğim gibi olsun” değil, ne geliyorsa onunla esneyerek, gevşeyerek durumun gereğini yapabilmek. Biz kontrol etmeye çalışıp direnç gösterdiğimiz zaman, akışı kesiyoruz. Dişi Güç derken, esas kaynakla aramızdan çekilerek, onun tezahur etmesine yardımcı oluyoruz ve onunla dans ediyoruz.

Yaratıcı enerjiyle bilinmezliğe kendimizi bıraktığımızda, bizim gücümüzün ötesinde bir güçle temas ediyoruz. Kaplanı sürmekten kastım da işte o enerjiyi yönetmek. Bazen kaybolabiliriz. Düşebiliriz. Bazen o hava durumunun içinde savrulup merkezimizden çıkabiliriz. Bizi tekrardan merkezimize getirecek şey o tahaddüt. Gerçekten benim için olmazsa olmazlardan emin olmak. Ne için yaşadığını bilmek ve onu köklerine bağlayabilmek.

``Ben``

B: Sohbetimizin başında kendimizden kaçtığımız ve doğru soruları sormaya çekindiğimizden bahsetmiştik. Sanırım bunun en ana sebeplerinden biri de belirsizlik.

A: Belirsizlik ve bilinmeyen. Bizi en çok korkutan şeylerin başında geliyor. Herşeyi bilmek istiyoruz. Herşeyi kontrol etmek istiyoruz. Bizim bildiğimiz ve kontrol edebildiğimiz kadarına razı geldiğimizde erişebileceğimizin, yaşayabileceğimizin, potansiyelimizin o kadar küçüğüne razı gelmiş oluyoruz ki! Halbuki kendi “ben” tanımımızın ötesinde, bu kadar ayrı ve küçük olmadığımızı biliyoruz içimizin bir yerlerinde.

tumblr_mcfsg4Z2Rn1qm86t3o1_1280Esas olanın o kadar küçüğüyle yetinmeye çalışıyoruz ki, sürekli daha fazlasını arıyoruz. Dışardan birşeyler elde ederekten o boşluğu doldurmaya çalışıyoruz. Ama onu asıl doldurabileceğimiz şey, esas kaynakla aradan çekilmemiz. Biz ama sürekli ben algısını, egomuzu kuvvetlendirmeye çalışıyoruz. O “ben” yıkılacak diye ödümüz kopuyor.

A: …İmaj, maske, ego, tanımlarımız. Bunların yıkılmasından ödümüz kopuyor. Ama asıl yapmamız gereken, yıkılmalarına izin vermek ve bizden çok daha büyük olan bu alana adım atmak. Dişi güç, işte bu belirsizliğe, bilinmeye adım atmakla gelen birşey. Ama ödümüz kopuyor bundan. O yüzden bazen bir ayağımız kontroldeyken diğer ayağımızla adım atmaya çalışıyor ve işte burada kendimizi çaresiz hissediyoruz. Çünkü “Bu değil, bu yetmiyor,” dediğimiz bir noktaya geliyoruz. “Plastik bunlar. Bunlar gerçek değil. Bunlar…

B: …Yüzeysel…

A: …Bunlarla mutlu olmuyorum.” Bir yandan bir çağrı geliyor ve ona yanıt verecek cesareti bulamıyorum. En büyük zorluğu, arızayı bu çıkartıyor. Burada çok çaresiz hissediyoruz. Çünkü o eski tatmin eden şeylerin ilüzyon olduğunu anlıyoruz. Ama adım da atamıyoruz. İşte burda cehennemi yaşıyoruz. Ancak zihnimizle sınırlanan konfor alanımızdan çıkıp, iki ayağımızla bilinmeye adım attığımızda o “ben” tanımlarının, sınırların, hayallerimizin ötesinde kapılar ve olasılıklar açılmaya başlıyor. Ama cesaret etmemiz çok önemli.

Yalnız değilim.

cember

B: O açıdan bu grup çalışmalarında, diğer katılımcı kadınlarla birlikte oluşturduğun güven çemberi içersinde, en çaresiz hissettiğin, en korktuğun anda inanılmaz bir destek geliyor. Bu da yalnız değilim hissi veriyor.

A: Özellikle kadınlara baktığımız zaman, “Tek başıma değilim! Tek başıma yapmak zorunda değilim,” hissi çok önemli. Erkekler stres anlarında kendi mağaralarına çekilmek isterler. Kendi vizyonlarını tekrardan hissetmek, yalnız kalmak isterler. Ama kadınlar daha çok duygularını paylaşarak stres durumlarından daha rahat kurtulurlar. Desteğe daha açıklar bu anlamda.

 

Alabilmek demek Talep Edebilmek demek değil

A: Ama zamanımızın kadınları alabilmekten çok uzak. Bu “alamamak” da şu anda en büyük hastalıklarımızdan biri. Erkeklerle bir çok şeyde çok güzel eşit duruma geldik. Ama tam bunu sindirmediğimiz için, onlarla bir rekabet içindeyiz. “Ben kendi ayaklarımın üstünde dururum. Kimseden yardım almaya ihtiyacım yok,” diyerek alabilmekten kendimizi alıkoyuyoruz. Ve aslında bu şekilde erkekleri de hadım ediyoruz. Erkekler de verebilmek istiyor aslında. Ama biz, almaya direniyoruz. Çünkü destek almayı, kendimizi açmayı güçsüzlük sanıyoruz.

love2Demek ki bahsettiğimiz güç tanımındaki yanlış anlamadan dolayı, kendi içimizdeki daha kırılgan, daha hakiki olan tarafı göstermekte zorlanıyoruz. Zamanımız kadınlarının en çok zorlandığı şeylerden biri alamamak. Bu cinsel yaşama da yansıyor. Kadın ve erkeğe anatomik olarak baktığımızda cinsel yaşamda, vajina alan, penis penetre eden. Ama biz bu anatomik yapıdan, doğal olandan çok uzaklaşmaya başladık.  Kadınlar olarak alabilmeyi de öğrenmemiz gerekiyor.

greed

Alabilmek demek talep etmek demek değil.  Hayatımızı talep ederek geçiriyoruz fakat gerçekten içimize alamadığımız için, gelse bile doygunluk olmuyor. Aç ruhlar aleminde yaşıyoruz. Budist mitolojisinde aç ruhların bir özelliği vardır. Karınları çok geniş, ama boğazları küçücük ve incedir. Dolayısıyla ne kadar çok yemek gelirse gelsin, karınları sürekli açtır.

Açgözlülük boyutudur bu. Zamanımızda bunu çok yoğun olarak yaşıyoruz. İstiyoruz versinler “daha fazla, daha fazla,” ama hissetmiyoruz gelenleri. Esas tok olduğumuzu farketmemiz çok kritik burda. Aslında yeteri derecede var. Sadece almamız gerekiyor. Almaya açılmamız önemli o açıdan.

Kuruyoruz

B: Aslında hepsi domino efektiyle bir kısırdöngü haline gelmiş durumda. Zihinde yaşadığımızdan hissetmiyoruz. Hissetmeyince alamıyoruz. Alamayınca tatmin olmuyoruz ve dış etkenlerde boş bir arayışın içersinde savruluyoruz. Yaşam tarzı dediğimiz köklerimizden çok kopuk bir yaşam.

faceA: Çok kopuğuz ve enerjimizin çoğu zihinimize gidiyor. Bacaklarımıza, ayaklarımıza enerji inmiyor bile doğrudürüst. Sadece kesik kafalar şeklinde, herşeyi zihinle anlamaya çalışarak köksüz yaşıyoruz. Halbuki köklendiğimiz, topraklandığımız zaman, bedenimizde inanılmaz bir zeka var. Bundan da çok uzak yaşıyoruz.

B: Vücudumuzun bize yolladığı mesajları da almıyoruz artık. Duymuyoruz.

tumblr_mzg4jtEXhC1qe5jxgo1_1280

A: Kesinlikle. Bedenimiz sürekli bize mesajlar yolluyor. Ama biz hissetmiyoruz. Sanki araba gidiyoruz. Yağ lambası yanıyor biz sakız yapıştırıyoruz oraya. Ya hissetmiyoruz, ya hissetmek istemiyoruz. Bir şekilde görmek istemiyoruz ve yavaş yavaş hislerimiz iyicene körelmeye başlıyor.

Yaşamı kabul etmekte zorlanıyoruz. Yaşamda iyi/kötü/doğru/yanlış yok. Herşey var. Biz herşey hep kendi doğrularımız ve mutluluk tanımımızda olsun istediğimiz için, onun dışında olan şeyleri geriye atıyoruz ve onlar gölge olarak birikiyor etrafımızda. Hissetmemek için onları hissetmezken, bu sefer kendi hediyelerimizden ve çok daha güzel duygularımızdan da kopuyoruz.

Tek başına karanlık tarafımımız gömemiyoruz. Karanlığımızın yanında aydınlık tarafımızı da gömmeye başlıyoruz ve yaşam enerjimiz çekilmeye başlıyor. Şu an etrafımıza baktığımızda en çok duyduğumuz tükenmişlik sendromu, yaşam enerjinin, cinsel enerjinin çekilmesi, tamamen yokolması. Yaşam enerjimiz düşük. Yaşamı içimize alamıyoruz. Kuruyoruz. O yüzden burada tekrardan yaşam enerjimizle temas etmek çok önemli.

 

İçimizdeki Kaynak

B: Bu bana bir seans sırasında gene beni uyandıran sözlerinden birini  hatırlattı. “İçimde çok sevgi var. Ama verecek hiç bir yerim (sevgili, çocuk, aile vs.)  yok” dediğimde, “Bir şelaleyi kamışa tıkmaya çalışıyorsun,” demiştin.

giphy

A: İçimizdeki kaynağın farkında olmadığımızdan, aç ruhlar misali bir kamışla beslenmeye çalışıyoruz. Ve o kamışa sahip olamadığımızda sanki aç kalacağımızı, öleceğimizi zannediyoruz. Halbuki o kamışla beslenmek yerine, içimizdeki kaynağı hissedebilsek, o açlık/tokluk hissi olmayacak. İçimizdeki kaynağı hissetmediğimiz için sürekli aç dolanıyoruz. Sürekli dışardan birşeyler toplayarak açlığı gidermeye çalışıyor ve o tutunduğumuz şeyleri kaybedeceğiz korkusuyla yaşıyoruz.

B: Ve o korkuyla yaşamı gene kontrol etmeye çalışıyoruz. Git gide farkediyorum ki hayatın doğal bir akışı olduğuna güvenmiyoruz. Cehennem dediğin bu olsa gerek. Çünkü bir yandan içgüdülerimiz bize birşeyler fısıldıyor…

A: Ya da eğitimlerden birşey duyuyoruz, kitapta birşeyler okuyoruz. Ama gene o iki ayağı birden koymadığımız zaman, güvenmediğimiz zaman arafta kalıyoruz. Diğer tarafta kalmak bazen daha huzurlu hissettirebiliyor insana.

B: Ama bu çok geçici.

A: Tabii. Koşullar değiştigi an gene boşluğa ve mutsuzluğa düşebiliyor insan.

 

Kendine Doğru Kaçamak

tumblr_msbgnkg0Kn1s0u653o1_1280

B: Peki cesaretimizi topladık. İki ayağımızla birden haftasonu çalışmasına adım atmaya karar verdik. Bunu bir yolculuk olarak düşünürsek, bavulumuzda neler olsun?

A: Evet, kendinizle bir kaçamağa çıkmak gibi düşünebilirsiniz. Bu çemberin içersinde kendimize bile itiraf edemediğimiz, kabul edemediğimiz, dürüst olamadığımız bazı şeyler, ordaki koşulsuz sevgi ve kabulle ifade bulmaya başlıyor. Orda o kadar kutsal bir ortam oluyor ki! O kadar güvendesin ki, istediğin kadar korkabilirsin. İçinde ne varsa hissedebilmeye izin veriyoruz. O güven ortamı bizim hissetmek istemediğimiz ne varsa, onları hissedebilmemiz için, farkındalık getirebilmemiz için, uyanık kalabilmemiz için çok önemli bir zemin sağlıyor. Açık olmaya, dürüst olmaya, konfor alanından çıkmaya.

En çok söylediğim şey, “Bütün bildiklerinizi unutun. Yeni doğmuş bir bebek gibi olun. Herşeyi ilk defa yapıyormuş gibi olun.” Çünkü genelde en büyük engel bildiklerimiz oluyor. O kadar çok biliyoruz, kaplarımız o kadar dolu ki, alabilme kapasitemiz olmuyor. Sadece zihinle gelip, herşeyi anlamaya ve kontrol etmeye çalışırsak, ancak kendi zihnimiz kadar alabiliyoruz. Burada sürprize yer kalmıyor. Ancak kendimizi bilinmeyene bıraktığımız zaman bizi şaşırtacak mucizeler ortaya çıkmaya başlıyor. O yüzden kaplarımızı biraz boşaltıp, bildiğimiz konfor alanından çıkmaya, kalbimize, zihnimizin ötesine inmeye niyet etmemiz çok önemli.

 

Şimdi

B: Son olarak belirtmek istiyorum ki adım atmak için hiç bir zaman geç değil!

A: “Artık bizden geçmiş.” O da kalıplarımızdan biri. Hiç bir zaman geç değil. Şimdiye kadar ne olmuş olursa olsun, başınıza ne kadar kötü şey gelmiş de olsa, şu anda bir adım atmanızı engelleyen hiçbirşey yok.

Herşey şimdide oluyor.