j

Lorem ipsum dolor amet, consect adipiscing elit, diam nonummy.

Follow Us

Search

Empathia Creative
  -  Köşe Yazısı   -  80’li Filmler – Suçlu Hissettirmeyen Keyif
Sinema, Blog

80’li Filmler – Suçlu Hissettirmeyen Keyif

Geçtiğimiz ay yeni bir eve taşındım. Uzun zamandır bu anı bekliyordum ve en heyecanlı olduğum konulardan biri de anneannemden yadigar mutfak dolabını tamir etmekti. Ahı gitmiş vahı kalmış durumdaydı ama yapımı, tasarımı ve işlevselliğiyle özgün bir parçaydı. Zaman aşımına uğramamıştı. Klasikti.

Boyasını yenilerken Karate Kiddeki o sahne gözümün önüne geldi. Mr. Miyagi’nin sesi yankılandı aklımda, “Bütün iş bilekte. Bilek yukarı. Bilek aşağı.” Bu da bana nasıl Jackie Chan’le korkunç uyarlamısını yaptıklarını hatırlattı. Ordan Ghostbusters‘ın kadın oyuncalarndan oluşan yeni versiyonunu yaptıkları aklıma geldi. Ordan Bill Murray aklıma geldi. Ordan Caddyshack‘deki en sevdiğim sahne aklıma geldi. Ordan kikir kikir gülmeye başladım derken 80’li bir düşünce bulutunun içine girmiş bulundum.    tumblr_n08xxwTG5e1rtsuwto1_500

En son ne zaman bir filmde samimi olarak kayboldunuz ve tekrar tekrar seyretmek istediniz? En son ne zaman bir film ruhunuza su serpti ve tüm gün gülümsetti? Benim için o film Grand Budapest Hoteldi. Filtrelenmemiş ilginç dünyası, kusurlu karakterlerinin sevimliliği, hatta antagonistleri sunumundaki mizah bile, bu filmi bir orijinal yaptı, fabrika mühürlü Hollywood filmleri, eski filmlerin tembel uyarlamaları ve sağarlaştıran özel efekt’lerin diyalogsuz serilemelerinden oluşan bulanık sinema havuzunda. Sade ve hafif zamanlara duyduğu nostalji duygusunu ben de hissettim.

Birçokları tarafından “abuk” diye nitelendirilerin 80’li filmlerin de buna benzer tatlı bir yankısı var içimde.

Kate Bush’u yeniden keşfederken, yaratıcılığın işleyişi hakkında yazmıştım. “Çocukların herşeyin nasıl olması gerektiğiyle ilgili varsayımları olmadığından, kendilerini önyargısız, fevkalade ifade etme becerileri vardır. Bu da onlara başaramama endişesi, statü kaygısı, sonucun başkaları tarafından nasıl algılanacağının korkunç kurguları gibi yetişkin güvensizliklerinin kısıtlamaları olmadan, kalplerinden geçeni deneme cüreti verir. Hayal güçlerini başkalarının eline vermezler. Konunun odağını saf ve kişisel tutmayı bilirler.”

Aynı prensibin 80’li filmler içinde geçerli olduğuna inanıyorum. Yüksek derecede yaratıcı ve eğlendirici konseptlerinin kendinden emin bir hayal gücü, merak ve eğlence anlayışından çıktığı hissedilirdi. Şakacı oldukları kadar gitmek istedikleri istikametten şaşmazlardı.  Kurabiye kalıbı formüllere, bıktırıcı özel efektlere veya osuruk şakalarına sığınmazlardı. Zeki ve espriliydiler. Ama en etkili özellikleri, finansal, sosyal veya eleştirisel gündemler altında ezilmek yerine, ana karakterlerine sadık kalmak uğruna risk almayı göze alırlardı. Sağlam yaratıcılıklarının özgürlüğü onlara izin verirdi gerçekten önemli olan şeye odaklanmaları için… Hikaye anlatmak.

tumblr_mmumpobn5j1rbw8xwo1_500-1Zaten bir filmi özel ve unutulmaz yapan da bu değil midir? Eğer bir filmi sırf patlayan aksiyon sahneleri için (Die Hard‘ın aksine), veya kasvetli ve sanatsal olmak için (Raging Bull‘un aksine), veya sırf provokasyon için (Sex, Lies & Videotape‘in aksine), veya sırf herkese hitap edip fazla bilet satsın diye aptallaştırmak için  (Tootsienin aksine) yapılıyorsa, seyirciyle olan bağlantısı elbet kopacaktır.   Star Wars mesela. Hikayesi, mizahı ve sevilen karakterleri olmasa, o zamanlar ne kadar devrimsel de olsa, hiçbir özel efekt bu derece jenerasyonları kapsayan bir tapınma ordusu yaratamazdı.

80’li filmleri kutlayan Life Moves Pretty Fast başlıklı kitabın yazarı Hadley Freeman, o zamanki filmlerin “kullandıkları referansların naif derecede spesifik, mizah ve hikayelerinin ise tamamen evrensel” olduğunu tartışıyor. Kurgusu ne kadar abartılı veya absürt bile olsa, karaterlerinde hep kendimizden bir parça bulur, basit gözüken ama ruh ve yürek dolu temalardan hep bir şeyler öğrenirdik. İşte bu yüzdendir ki tekrar tekrar seyrettiğimizde bile hala şaşırtıcı derecede güncel gelir seyirciye. Bu da anlam ve önemiyle beraber cazibesinin de bir işaretidir.

Etkisini yitirmeyen tılsımının bir diğer işareti de tüm yaş grupları tarafından seviliyor olmaları. Günümüzde aynı derecede insanlık, hayal gücü, bilgelik ve espritüelliği yakalayan bilen tek film türü animasyon gibi duruyor. Kendinden emin olmayan diğer dallar gibi klişeleşmiş numaralara veya abartılı reklamlarla ilgi çekmeye çalışan seks sahnelerine başvuran, veya keskin amacını tutucu lobi gruplarına yitiren filmlerin aksine ilhamını dış etkenlerden değil, net ve hakiki bir niyetle anlatmak istediği kişisel hikayeye olan odağından alıyor. Gişelerde üstün bir başarıya sahip olmaları bir tesadüf değil. Bu filmlere duyulan sevgi yaş ve cins kategorilerine ayılmıyor çünkü özlerinde hep insan olmakla alakalı bir ders var. Mesela üzüntü dahil tüm duyguların bir amacı olduğunu anlatarak çocuklara güvence veren ve yetişkinlere bu basit gerçeği hatırlatan, Pixar’ın son başarısı Inside Out gibi.

Bu kadar komplike bir kavramı hafif ve tatlı bir nuansla işlemek kolay değil. Hadley Freeman bu dönemin filmlerinin aynı zamanda derin ve geliştirici bir özelliğe sahip olduğunu ve hayatta öğrenmesi gereken her şeyi bu filmlerin öğrettiğini savunuyor. 7395e56156bb0bbffbbaf9930d571bbaGhosbusters gibi. Sırf hayaletleri kovalayan tuhaf bir film değil, üniversiteden mezun olmuş bir grup bilimci arkadaşın büyük risk alarak kendi şirketlerini kurmalarını anlatıyordu. Bir grup erkeğin büyümeyi reddettiği ve bir kadın tarafından zorla erginliğe iteklendikleri şimdiki bromance filmlerinin aksine, inanılmaz komik olmakla birlikte gerçek dostluğun ve büyümenin ne anlama geldiğini sorguluyordu.

Pretty in Pink, Ferris Bueller’s Day OffThe Breakfast Club vb. tahmin edilmeyen arkadaşlıklar ve büyümenin getirdiği sancıların haricinde, bu devir aynı zamanda majör sosyal konuları da ele alıyordu. Sosyal sınıflandırmaları konu alan etkin film Trading Places gibi. Veya kadınların iş ortamındaki haklarını savunan Nine to Five gibi. Dirty Dancing sadece insanı dans etmek için moda sokmakla kalmıyor, aynı zamanda kürtaj hakkı gibi ağır bir konuyu da ele alıyordu. Ama bu filmlerin elleri hiç bir zaman ağır olmadı ve her zaman keyif verdi, insanların ruhuna dokundu. İşte o da senaryonun kuvvetinden geliyor. Freeman “Hollywood’dakiler kasvetin derinlikle aynı şey olduğunu varsayıyorlar ve bu da çöpe atmaya laik, anında unutulan senaryoların tazminatı olarak işlev görüyor,” der.

İnsanlardan hep günlük sıkıntılarından kaçmak uğruna “basit” bir şey seyretmek istediklerini duyuyorum. Ancak son zamanlarda ne zaman “komedi” veya “romantik komedi” etiketli bir film seyretsem, bir şeyden kaçmış, uzaklaşmış hissetmiyorum ki kendimi. Sadece sıkılıyorum. Ama örneğin yıllar sonra When Harry met Sallyi tekrar seyrettiğimde, kahkahalarımın evi çınlattığı kadar hem aydınlanmış hem de rahatlamış hissediyorum.  Seyircide yarattığı bu etkiyi de gene keskin zekalı senaryosuna borçlu.

Kaçış illa ki sizi uyuşturmalı veya aptallaştırmalı diye bir kaide yok. Gerçek kaçış, kendi küçük baloncuğumuzdan bizi çıkartıp hayal gücünün yaşadığı bambaşka bir yere taşır, kendi özümüzle yeniden bağlantı kurar ve hayatta gerçekten neyin önemli olduğunu hatırlır…

tumblr_m6rs23ev6W1r7g9kvo1_500Öfke ve istihza dolu kötümser, bir yandan da umursamaz bir zamanda yaşıyoruz. Ve ben artık 80’li filmlerin o zırhımı indiren, yatıştırıcı etkisini özlüyorum. “Her ne kadar asıl şimdi Wall Street döneminde yaşıyorsak da, o zamanlardan bankacıların her zaman kem, çocukların ise yetişkinlerden daima daha akıllı olduğu, bilimin büyük bir heyecanla kucaklandığı ve geleceğin coşkuyla beklendiği sinematik bir dünya yaratmışlardı.”

Anneannemin dolabı gibi, bu filmlere duyduğum sevgiyi yenileyip paylaşmak istiyorum; eksantrik, önemseyen ve hayat ne kadar kararsa da umudunu asla yitirmeyen filmler.